Lafzi Yorumun Sakıncaları ya da İnsan Ömrü İlamın Kesinleşmesine Yeter Mi?
- Av. Deniz Helvacı
- 9 Nis 2024
- 3 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 23 Ağu 2024

Giriş:
Bu yazıda, boşanma davalarında karşılaştığımız sadakat yükümlülüğü kavramının, maddi gerçeklik karşısında, nasıl kişilerin aleyhine sonuçlar doğurabileceği ve bu sonuçların, hakkaniyet bakımından değerlendirilmesini yapmaya gayret edeceğiz.
A. Somut Olay:
2012 yılında fiilen ayrılan eşler, birbirlerine karşı boşanma davası açmışlardır. Eşlerden biri Amerika’ya taşınmış ve Türkiye’ye geri dönmemiştir. Diğer eş ise Türkiye’de yaşamaktadır. Yargılama, hem tarafların usul hataları yapması hem de Türkiye'deki yargının yavaşlığı nedeniyle 2020 yılına kadar sürmüş, fakat söz konusu yıl, davayı müvekkilin aleyhine sonuçlandıracak, yeni bir vakıa ortaya atılmıştır.
B. Olayın Hukuki Değerlendirilmesi:
Kural olarak, her dava açıldığı tarihteki hukuki ve maddi olgulara göre sonuçlanır. Dolayısıyla bu yeni vakıanın, görülmekte olan dava bakımından hükme esas alınamayacağı ve kişinin aleyhine sonuç doğurmayacağı söylenebilir. Fakat yeni bir dava açılarak, mevcut dava ile birleştirilip, bu vakıaya ilişkin delillerin öne sürülmesine bir engel yoktur.
Üstelik bu vakıa, eşlerden birinin zina yaptığı iddiasına dayanıyorsa...
Türk Medeni Kanunu'nun 185/3. maddesine göre, "Eşler birlikte yaşamak, birbirine sadık kalmak ve yardımcı olmak zorundadırlar." Sadakat yükümlülüğü olarak tanımlanan bu mefhum, evlilik kurumunun oluşmasında eşler arasında kurulan manevi bağın, evlenme ile yükümlülük altına alındığı hali ifade eder. O halde bu yükümlük, Anayasa md. 41'e göre "ailenin toplumun temeli olduğu" ilkesine paraleldir.Bununla birlikte, hukukun teorideki görünümü ile pratikteki halinin, bazı hakkaniyete aykırı durumları doğurduğu da malumdur.
Yeniden dava konusu vakalara dönelim. Eşler 2012 yılında fiilen ayrılmış, hatta aralarına Kuzey Atlantik Okyanusu girmiştir. Artık ne aynı evde ne de aynı ülkede yaşamaktadırlar. Bu hususun, yeniden bir araya gelme ihtimali olmayan iki insan portresi çizdiği ortadadır. 8 yıl boyunca her iki tarafın öne sürdüğü yanlış hukuki talepler ve ispatlanamayan vakıalar ile bürokrasinin yavaşlığı nedeniyle bir türlü boşanamayan bir kişi bulunmakta, tarafların anlaşma ihtimali de bulunmamaktadır. Şimdi bu kişi, sadakat yükümlülüğü nedeniyle hayatına devam etmek için, mahkeme ilamını mı bekleyecektir, yoksa geçen ömrünü düşünerek, yeni bir aile mi kuracaktır?
Doktirindeki ve Yargıtay uygulamasındaki baskın görüşe göre evlilik birliği hukuki kesinlikle son bulur. Dolayısıyla eşler, evlilik birliği sona erene kadar, kendilerine yasa tarafından yüklenen yükümlülüklere uymak zorundadır. Salt boşanma davasının açılmış olması, sadakat yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz.
Evlilik birliğinin korunması ilkesine dayanan bu yorum biçimi, devletin, aile kurumuna yönelik müdahalesini düzenleyen TMK md. 195 ve 196’da da kendini göstermektedir. Hukuk düzeni, evlilik birliği ile aile kurumu arasındaki ilişkiyi esas alarak, evliliğin başlamasından sona ermesine dek AY md. 41 doğrultusunda devletin müdahale etmek gerekliliğini ortaya koymuştur. Geçersiz bir evliliğin dahi, hakim kararı olmadan sona erememesi de bu müdahale gereksiniminin bir örneğidir.
Fakat, evlilik birliğinin korunması ve aile kurumunun önemi gözetilirken, mahkemelerin dosya yükü, dosyaya vakıf olmayan hakimlerin salt bazı usul işlemlerini ezbere biçimde yerine getirmeleri karşısında, kişilerin tüm yaşamlarını yargısal bürokrasinin sonuçlanmasını bekleme yükümlülüğü de getirilmektedir. O halde, evlilik hukukuna ilişkin getirilen yükümlülüklerin, somut olaya göre yeniden yorumlanması hakkaniyetin de bir gereğidir.
Boşanma davası açılır açılmaz, bir başka kişi ile yaşayan ve çocuk sahibi olan bir kişi ile yaklaşık 10 yıl boyunca, hukuk evreninde sonlanamayan ve fakat hem psikolojik hem de sosyolojik olarak sonlanmış, birey ve toplum için önemini yitirmiş bir fiili ayrılığın aynı yorum yöntemine tabii tutularak, sadakat yükümlülüğünden elde edilmek istenen faydanın aksine birey aleyhine ağırlaştırıcı neticeler meydana getirmesi hakkaniyete aykırıdır.
C. Sonuç:
Kanaatimizce, sadakat yükümlülüğünün mutlak biçimde değerlendirilmesi, söz gelimi, işbu davadaki gibi somut olayın koşullarına göre yorumlanmaması, karşılıklı olan bu yükümlülüğü bir taraf aleyhine yorumlamak anlamına gelir. Bu nedenle, boşanma nedeninin evlilik birliğini sarsmaya bir karine teşkil eden zina olgusu mu olduğu yoksa, bundan önceki başka bir eylemin mi boşanmaya neden olduğu açık bir biçimde ortaya konulmalıdır. Kurumlar ve kurallar kamu düzeni ya da kutsal adledilen kavramları yüceltmek için amacına aykırı olarak yorumlanır, her şeyden önce, insan için yaratıldıkları unutulursa, varoluş amaçları ortadan kalkmış olur.
Not:
Bu bölümdeki analizlere konu vakıalar, avukatın sır saklama yükümlülüğü gereğince kurgusallaştırılmış ve anonimleştirilmiştir. Hiçbiri, herhangi bir vakıa için hukuki mütalaa biçiminde yorumlanıp, kullanılamaz.
Kommentare