"Kendisini değerli bir varlık olarak görmek için güçlü bulduğu bir figürün kölesi olma arayışındaki herhangi bir zat-ı zerzevat, oynadığı role kendini fazlasıyla kaptırsa, padişahlığa özenen bir adamın huzuruna çıkıp, “Hünkarım, size heybemdeki üç mavi klasörü getirdim, lütfen kabul ediniz. Şimdi, zat-ı alilerinin emrettiği ölüm fermanını yasalaştırmak için her şey hazır.” dese ve Batının modernliği, insan hakları benzeri safsataların, kendi kültürleri dedikleri yanında hiçbir ehemmiyeti olmadığını, ecdadının, bu kafirundan daha şerefli olduğunu başkalarına ama en çok de kendilerine ispat etmeye çalışan diğer zerzevat da fermanı yasalaştırmak için kolları sıvasa, nihayetinde de ortaya şeklen yasaya benzeyen bir metin ortaya çıksa, buna meşru bir yasa denir mi?"
(Bkz. Dk. 37:54- 37:57 arası)
ANTROPOSANTRİK DÜNYA GÖRÜŞÜ VE HUKUK SİSTEMİ
Düşünce tarihi içinde, insanlığın aldığı 3 büyük darbeden söz edilir. Tanrı’nın, dünyayı insanlar için yarattığı görüşüne karşı, Copernicus’un, dünyanın, evrenin merkezinde olmadığını ispat etmesi; bu Dünya’nın, Ademoğullarının üremesi için yaratıldığı inancına karşı, Darwin’in, insan türünün de diğer memeliler gibi bir hayvan olduğu ve bir evrim neticesinde bu halini aldığı tezi ve son olarak Freud’un, insanın zihninin bilinçten, yekpare bir bütünlükten ibaret olduğu dogmasına karşı, bilinçdışını öne sürmesi. Bu 3 büyük darbe, insanoğlunun egosunu derinden sarsmış, varolan her şeyin kendisi için yaratıldığı ve her şeyin amacının kendisi, bir başka deyişle eşref-i mahlukat için olduğu inancını yerle bir etmiştir. Dolayısıyla nedenleri, ilk nedeni, ontolojiyi, arkhe’yi, değerleri ve hakikati açıklarken Tanrı, etkisiz hale gelmiştir. Artık evrenin merkezinde olmadığımızı, Jahweh’nin suretinden yaratılmadığımızı, parlak bir akıl ve bilinçten ibaret olmadığımızı biliyoruz.
Bu üç büyük darbenin yarattığı incinme ve ardından gelen varoluşsal kriz, pek hayırlı sonuçlar doğurmamış gibi görünüyor. Kendisini yüz yıllardır, kainatın en önemli varlığı sayan insan, incinmiş benliğinin çatlaklarını yine kendisini evrenin merkezine koymaya çalışarak, bunun için daha da kötü işler yaparak tamir etmeye çalışıyor. Belki bu mükemmel ve tümgüçlü tanrı anlayışıyla hayatına anlam vermeyi bıraksa ve darbelerin meydana getirdiği çatlaklara baksa, Leonard Cohen’in Anthem’inde söylediği ışıkları görebilirdi:
“Ring the bells that still can ring
Forget your perfect offering
There is a crack, a crack in everything
That's how the light gets in”
Fakat bu tamirat için uğraşılan işleri ve sonuçlarını bir başka yazıya bırakalım. Şimdi, antroposantrik dünya görüşünün, hukuktaki yansımasına dönelim.
Hukuk sistemini kuran insanın kendini nasıl tanımladığı, bu sistemi inşa ederken ortaya koyacağı bakış açısını, koruyacağı değerleri, kuracağı düzen(sizliğ)in tercihlerini doğrudan etkiler.
Kimin kişi olarak kabul edileceğinden, kimlerin hangi yaşa kadar cezai ehliyetinin bulunmadığına dair birçok farklı konuda normun sınırını belirleyen tercihleri görmek mümkündür. Örneğin, bir insanın hangi yaşta fiil ehliyetine sahip olabileceği, hangi şirket türünün tüzel kişiliğinin bulunacağı, kimlerin seçme ve seçilme yeterliliği olduğu, kimin Atinalı sayılacağı ve beyaz tenli olmayan insanların hangi koşullarda köle olarak kullanılacağına ilişkin soruların cevapları, bu tercihlerle ilintilidir. Ayrıca her hukuk sistemi ortaya koyduğu tercihler ile kimlerin hak öznesi olabileceğini belirler.
Antik Roma’da, hak öznesi olmak için persona, kişi, yani insan olmak yeterli ve birbirleri yerine kullanılabilen geçişli kavramlar iken modern hukukta bu belirlenim salt bir memeli türüne ait olmak dışında diğer parametreleri de göz önünde bulundurmayı gerektirir. Ord. Prof. Dr. Schwarz da bu tarihi ve sosyal göreliliğe ilişkin olarak şu açıklamalarda bulunmuştur:
“Hukuki manada şahıs kimdir? Kim medeni haklardan istifade ehliyetine sahiptir? Her hukuk nizami için birinci derecede ehemmiyeti haiz olan bu meseleye verilen cevaplar, muhtelif devirlere ve muhtelif kültürlere göre değişmiştir. Bu meselenin sureti halli hukuka bağlıdır; hak sahibi olma ehliyetini tanıyan ve tanımayan da yine hukuk nizamıdır.” (Schwarz’dan Aktaran, Karaman, Roma Hukukunda ‘Persona’ Kavramı, 2015)
İşte bu sayede, belki de Romalıların anlayamayacağı biçimde tüzel kişilik kavramından bahsedebiliyoruz. Peki bundan doğal ne olabilir, insan için tasarlanan bir sistemde kimin kişi olup olmayacağına elbette insan karar verecektir denebilir. Bu durumda da, şu manzarayla karşılaşmamak için hiçbir engel yoktur: “İnsansı hayvanlarla savaşıyoruz.”(https://onedio.com/haber/israil-savunma-bakani-gallant-insansi-hayvanlarla-savasiyoruz-1177820)

Aslında yüz yıllardır siyahlara, kadınlara ve çocuklara, Yahudilere karşı uygulanan hukuka paralel, bir kategori dışı bırakma yöntemidir bu. Benzer bir yöntem, Jacobs’un Yurttaş- Yurttaş Olmayan, Kişi-Kişi Olmayan ayrımlarında da görülür. “…yurttaşlık sözleşmesini ihlal eden birinin insan ve yurttaş olarak kıymetini yitireceğini, hukuk dışı kalacağını ve adeta bir eşya veya hayvan olarak ilan edileceğine ilişkin…” (Şanlı, Düşman Ceza Hukuku, 1. Baskı, 2019, Syf 84)
İnsanın, birini yok etmek istediğinde sergilediği zihinsel yetenek gerçekten hayret verici. O halde, “toplumu ve hukuku yaratan insanlar olduğuna göre, kimin kişi, yurttaş, hak öznesi olacağına karar vermek de insanların tekelindedir” fikri, bizi bu noktaya götürmekten alıkoyamaz. Köleliğin henüz çok yeni kaldırıldığı ve Nazi Hukuku üzerinden 100 yılın dahi geçmediği düşünülürse, her şey insan için fikrinin neden olacağı keyfiliğin de bir biçimde frenlenmesi gerekir. Bu noktada insan haklarının dayandığı doğal hukukun önemi yadsınamaz.
Peki, konunun sokakta yaşayan hayvanların öldürülmesiyle ilgili bir kanun ile ne ilgisi var? Çünkü insan, bir akıl varlığı olarak kendini evrenin merkezine konumlandırdığında, kimin kişi, hak öznesi sayılacağına kimin eşya veya köle olacağına karar verme yetkisine sahip olduğuna inanır. Mevcut hukuk sistemleri, bu yetki alanının adil olduğunu öne sürme imkanı da tanır.
Türkiye’deki mevcut hukuk sisteminin, hayvan hakları teorisi karşısındaki durumu, yukarıdaki örneklerdeki fikirlerle paralel bir düzeydedir. Bu örneklerde de insanın zıttı ve daha aşağılık bir varlık olarak hayvan benzetmesinin yapılması da tesadüfi değildir. Yeter ki bir tahakküm ve yok etme isteği olsun. İnsanın kendi türüne karşı uyguladığı düşmanlaştırma, kişilik dışı bırakma yöntemi, her gün hayvanlara uygulanan şiddetin yalnız seviye olarak farklı bir türüdür.
HAYVANIN HUKUKİ STATÜSÜ
Hukuk düzenini meydana getiren kişilerin (egemenin) bakış açısı, Dünya’da bulunan her şeyin (Dünya’nın kendisi dahil) insan için bir araç olduğu anlayışına dayandığı ve neyin ya da kimin araç, eşya, nesne olduğunu belirleme yetkisi de yine düzeni inşa edenin tekelinde bulunduğu için, hayvan hakları teorisi çoğu kişi için bir safsata olarak görülebilir. Ancak etik ve hak teorisi alanlarındaki tartışmalar, bu meseleyi argumentum ad absurdum ile geçiştirmeye çalışacak muhafazakar tavırdan daha güçlü bir pozisyon edinmeyi gerektirir.
Öte yandan bu yazı, hayvanların neden haklara sahip olması gerektiği bir başka deyişle hayvan hakları teorisinin temellerine ilişkin olmayıp, Türkiye’deki mevzuatın hayvan hakları konusunda bir imkan sunup sunmadığına ve bu doğrultuda Anayasa Mahkemesi’nin neden iptal karar vermesi gerektiğine ilişkindir. (Hayvanların neden hak öznesi olması gerektiğine ve Türkiye uygulamasına ilişkin daha ayrıntılı bir okuma için Av. Gizem Karataş’ın, Hayvan’ın Hukuki Konumu ve Türkiye Uygulaması adlı tezine bakılabilir.)
Bu nedenle, öncelikle Türkiye’de ve dünyada, hayvan haklarının tanınmadığını, hayvanların eşya statüsünde olduğunu söylemeliyiz. 5199 Sayılı Hayvanları Koruma Kanunu, sıklıkla yanlış kullanıldığı üzere Hayvan Hakları Yasası olmayıp, bazı hayvanlara karşı bazı insan davranışlarının sınırlandırılmasına yönelik bir refah metninden ibarettir. Nitekim bu hususun yalnız Türkiye ile sınırlı olmadığını, meselenin hayvana bakışla ilgili olduğunu Karataş şu şekilde ifade etmiştir:
“Hukuk sistemleri, ahlâki statüye sahip varlıklara kişi sıfatını bahşetmekte, diğer kişilerin onlara zarar vermemek yönündeki negatif veya korumak yönündeki pozitif yükümlülüklerinin yerine getirilmesi için çıkarlarını “hak” denilen kalkanlar, kozlar ile korumaktadır. Hayvanlar ise hukuken haklara ehil sayılmamakta, hâlâ eşya olarak alınıp satılabilmekte, hapsedilebilmekte, öldürülebilmekte ve kullanılabilmektedir. Bu durum kamuoyunun hatırı sayılır bir kesiminin vicdanını rahatsız ettiğinden ve adalet inancını zedelediğinden, yasa koyuculara hayvan hakları yasalarının yapılması yönünde baskılarda bulunulmaktadır. Ancak hayvanların hukuk sistemlerinde haklara ehil kişiler olarak tanınması, hayvan kullanımının da sonlanması gerektiği anlamına geleceğinden, hukuk sistemleri tarafından daha yumuşak bir görüş olan hayvan refahının benimsendiği görülmektedir. Bu doğrultuda dünyada ve Türkiye’de çıkartılan yasalar hayvan hakları yasaları değil, hayvanları koruma ve hayvan refahı yasalarıdır. Bu yasalar ise hayvanların eşya konumunun ve kullanımının devamını, bu kullanımın ancak belli koşullarda, hayvanlara gereksiz acı çektirmenin engellenmesi yönünde sınırlandırılmasını içerir.”(Karataş, G. (2024) Hayvan’ın Hukuki Konumu ve Türkiye Uygulaması)
Elbette pozitif hukukun tanımlamadığı bir değerin, felsefi yönden hak kavramıyla tanımlanamayacağı ve savunulamayacağı söylenemez. Bu durum, bir zamanlar başkalarına safsata olarak gelen insan hakları kavramı için de geçerlidir. Yalnız, İnsan Hakları ile Hayvan Hakları savunuculuğu arasında keskin bir ayrım vardır. İnsan Hakları söz konusu olduğunda, en azından tarihsel bir mücadele süreci ile Hukukun Genel İlkelerine ve Uluslararası sözleşmelere konu olan, Anayasalar ile koruma altına alınan bir haklar manzumesi kast edilir. Bu hakların ihlal edilip edilmemesi, o hakların tanınmadığı anlamına gelmez. Fakat Hayvan Hakları alanında gerçekleştirilen mücadele, öncelikle hayvanların da haklarının olması gerektiği ahlaki argümanlarını ortaya koyma mecburiyetine, mevcut hukuk sisteminin çelişkili, yanlış ve adil olmayan yönlerine işaret ederek savunmaya başlar. Bu bakımdan, hayvan hakları mücadelesinin, hak mücadelesi alanları içinde ahlak ve hukuk felsefesi ile sürekli temas halinde olmak zorunda olduğunu söylemek, yanlış olmaz.
Dolayısıyla Türkiye’de de, diğer ülkelerde olduğu gibi hayvanların haklarını tanıyan bir pozitif düzenleme yoktur. Ancak ifade ettiğimiz gibi, bir değer, yasal olarak tanınmadı diye yok olmaz ya da değerinden hiçbir şey kaybetmez. Neticede pozitif düzenlemeleri oluşturan, benimsenen değerlerle ilgilidir.
O halde, Türkiye özelinde hayvanın, şu an için mülkiyet hakkının konusu olduğunu ve ancak bazı hayvanlara karşı bazı insan fiillerinin sınırlandırıldığı bir refah yasasının bulunduğunu söyleyebiliriz. Ancak 7527 Sayılı Kanun ile Hayvanları Koruma Kanunu, artık hayvanların, özelde de sokak hayvanlarının korunduğu bir yasa olmaktan çıkmış, sokak hayvanlarının kendisinden korunması zorunlu olan bir metin haline dönüşmüştür.
ANTROPOSANTRİK DÜZENDE ÖNE SÜRÜLEBİLECEK ARGÜMANLAR
Peki, mevcut hukuk sistemi, henüz acı çekme ve hissetme yetisine sahip hayvanların kendilerine özgü bir hak öznesi olduklarını tanımadığı için, sözgelimi, Hayvanları Koruma Kanunu’nda ya da Anayasa’da hayvanlarla ilgili bir düzenleme ihdas edilmediği için, öne sürülebilecek hiçbir argüman yok mudur? Bir başka deyişle, ahlaki veya tartışmalara göre son derece yavaş biçimde form değiştiren hukuk düzeninin, dönüşmesini mi beklemeli? İlk bakışta retorik olduğu anlaşılan bu soruya elbette hayır diyeceğiz.
Yasa koyucunun, muhakeme ve rasyonalite yetisini kaybettiği, Devletin, hayvanlara karşı (veya insanlar dolayısıyla hayvanlara karşı) pozitif yükümlülüğü olan yaşatma ödevini ortadan kaldıran ve sokak hayvanlarını öldürme “imkanı” tanıyan bir yasa ile karşı karşıya isek, mevcut mevzuatın hayvanlar lehine olan tüm argümanlarını öne sürmek gerekir.
Nitekim, bu argümanlar, yaşam hakkını savunan veteriner hekimlerin, akademisyenlerin, hukukçuların, insan/doğa hakkı savunucularının ortak emeği ile üretilmiş, 7527 Sayılı Kanun’un iptalini talep eden muhalefet partisine ve ayrıca Anayasa Mahkemesi’ne Amicus Curiae başvurusu olarak gönderilmiştir.
Yaşam hakkını savunan argümanlardan, yargıya, hayvanların niçin yasal korumaya sahip olması gerektiğini ve buna dair dünyadaki örnekleri serimleyen başlığı alıntılayarak, salt yürürlükteki Anayasa hükümleri ile yaşam hakkı arasında kurulabilecek diğer tüm argümanları okumak isteyenlere yazının sonuna bir link bırakıyoruz.
7527 Sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un, 1. Maddesinin Anayasa’nın 2. Maddesine, Hayvan Hakları Bağlamında Çevre Hukukuna Aykırılığı:
7527 Sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un, niçin değişikliğe uğrattığı kanunun adıyla çelişkili biçimde hayvanları koruma amacına aykırı olması ve açıklayacağımız diğer nedenlerle, tümüyle iptal edilmesi gerektiğini ortaya koymadan önce, insanların niçin hayvan haklarına ve/veya korunmasına yönelik, özel düzenlemeler ihdas etme ihtiyacı duyduğunu ortaya koymak gerekir.
Hayvanların acı çekme yetilerinin bulunması nedeniyle kötü muameleye maruz kalmamaları ve korunmaları gerektiği ile yaşam hakkına sahip bireyler olduğu düşüncesi, geçmiş çağlara kıyasla günümüzde çok daha yaygındır. Bir tür hayvan olan insanın çevresiyle, Dünya ile kurduğu ilişki, empati duygusunun ve/veya ahlaki tartışmaların artmasıyla bu düşüncenin gelişmesini ve hissedebilen canlılara yönelik hassasiyetlerini değiştirmiştir. Nitekim mahkemeniz hayvanlara yönelik perspektifini Hayvan Hakları Evrensel Beyannamesini de değerlendirdiği şu kararında belirtmiştir: “Hayvanlara "iyi" davranmak gereği, herkesin üzerinde anlaştığı ahlak kurallarından biridir. Zira pek çok hayvan türünün tıpkı insanoğlu gibi hissetme yetisine sahip olduğu bilinmektedir. Hayvanların pek çok çıkarı olabilir ancak hissetme yetisine sahip oldukları sürece en azından acı ve ıztıraptan kaçınmanın çıkarlarına olduğunun kabul edilmesi gerekir. (HİNT ASEEL HAYVANLARI KORUMA VE GELİŞTİRME DERNEGİ VE HİKMET NEGUÇ BAŞVURUSU Başvuru Numarası : 2014/4711)
Bu bakış açısı, temellerini, 15/10/1978 yılında Paris’te ilan edilen, Hayvan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde ve sonraki yıllarda, Türkiye’nin de taraf olduğu Avrupa sözleşmelerinde kendini göstermektedir.(Türkiye hayvanların korunması konusunda oluşturulan; 125 No’lu Ev Hayvanlarının Korunmasına Dair Avrupa Sözleşmesini 18 Kasım 1999 tarihinde imzalamış, 28 Kasım 2003 tarihinde ise onaylamıştır. 123 No’lu Deney ve Diğer Bilimsel Amaçlarla Kullanılan Omurgalıların Korunmasına Dair Avrupa Sözleşmesi’ni 5 Eylül 1986 tarihinde imzalamıştır. 87 No’lu Yetiştirme Amaçlarıyla Muhafaza Edilen Hayvanların Korunması Hakkındaki Avrupa Sözleşmesi’ni 6 Haziran 2007 tarihinde imzalamıştır. 65 No’lu Hayvanların Uluslararası Taşıma Sırasında Korunmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi ve 103 sayılı Ek Protokolüne sırasıyla 19 Aralık 1975 ve 19 Mayıs 1989 tarihlerinde onaylamıştır.)
Hayvanların bir araç ya da nesne olarak kabul edildiği anlayışın, gün geçtikçe terk edildiği yalnız sözleşmeler bazında değil, hayvanlara anayasal koruma sağlayan düzenlemelerde de görülmektedir.
İsviçre Anayasası’nın 80. Maddesi, “Hayvanların Korunması” başlığını taşımakta ve hayvanın bulundurulması ve ona yapılacak muamele, hayvan deneyleri, hayvanın kullanımı, hayvan ve hayvan ürünlerinin ticareti ve hayvan kesimini saymaktadır.(https://www.fedlex.admin.ch/eli/cc/1999/404/en E.T: 05/08/2024)
Almanya’da ise, “Çevrenin ve Hayvanların Korunması” başlıklı Anayasa’nın 20a maddesinde, “Devlet, gelecek nesillerin çıkarı için hayatın doğal temelini ve hayvanları anayasal kanunlar çerçevesinde ve kanunlar yapmak suretiyle ve yönetmeliklere uygun şekilde ve yargı kararları aracılığıyla korur” düzenlemesi yer almaktadır. (https://www.gesetze-im-internet.de/englisch_gg/englisch_gg.html E.T: 05/08/2024) Öte yandan, Fransa, Avusturya ve Brezilya Anayasaları da doğrudan veya dolaylı olarak, hayvanların anayasal korumaya sahip olduğu düzenlemeler içermektedir.
Hayvanların eşya, araç olarak görülmesinin ahlaki açıdan yanlış olduğu ve bu nedenle hak öznesi olarak kabul edilmesi gerektiğine ilişkin Mahkemenizin 20/08/2024 tarihli 2021/97E., 2022/36K. Sayılı kararının karşı oyunda da ifade ediliği üzere, “Ekvador Anayasa Mahkemesi, Hayvanların haklarını öznesi olduğunu ve hayvan haklarının kendine has özellikleri ile Ekvador anayasasının 71. maddesinde güvence altına alınan doğal haklarının spesifik bir boyutunu oluşturduğunu” belirtilmiştir. (https://normkararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/ND/2022/36?Donemler_id=2&KelimeAra%5B%5D=hayvanları%20koruma)
Tüm bu açıklamaların nedeni, hayvanların haklara sahip olması gerektiğini öne süren ahlak felsefesine ilişkin argümanların, salt teorik tartışmalardan ibaret olmadığı, birçok hukuk sisteminin, hak kavramının bir hiyerarşi biçiminde değil, insanın çevresiyle ve bu çevrenin özneleriyle karşılıklı bir etkileşim ve denge içinde olduğunun, kabul edildiğini ve bu kronolojik dizge neticesinde 5199 Sayılı Kanun’un yürürlüğe koyulduğunu gözler önüne sermektir.
Hayvanların hak sahibi olması gerektiğine dair tüm bu gelişmelere rağmen, 5199 Sayılı Kanun’un, amaç maddesinde yapılan değişikliğin 1. Maddesi ile, “insan, hayvan ve çevre sağlığı gözetilmek kaydıyla” ibaresi eklenmesinin, kanun koyucunun hem konusu hayvanların olan bir yasayı değiştirirken, çevrenin ve bu çevrenin doğal parçası olan hayvanın nasıl bir varlık olduğunu, hayvanlarla insanların bir yaşam ortağı olduğunu kavrayamadığını ve daha da önemlisi kanunun kamu yararına aykırı biçimde değiştirildiğini göstermektedir.
Kanun değişikliği gerekçesinden anlaşıldığı üzere, 5199 Sayılı Kanun’un, yetersiz kalması nedeniyle değiştirildiği ifade edilmekte, amaç maddesinde yapılan değişiklikle, bu yetersizliğin ortadan kaldırılacağı düşünülmektedir. Oysa, malumun ilanı niteliğinde olan ve yasama tekniğine aykırı söz konusu değişiklik ibaresiyle, halihazırda Anayasa md. 56’da yer alan devletin yükümlülüğü tekrar edilmiştir.
Anayasanın ikinci maddesindeki hukuk devleti gereğince, yasama işlemlerinin kişisel yararları değil kamu yararını gerçekleştirmek amacıyla yapılması zorunludur. (Anayasa Mahkemesi’nin 17.06.2015 tarihli 2014/179 E.; 2015/54 K. sayılı Kararı) Bununla birlikte, hukuk devleti ilkesinin gereği olan belirlilik ve öngörülebilirlik ilkeleri, yürürlüğe konulan kanunun uygulanmasını gerektirir.
İptali istenen yasanın komisyon görüşme tutanaklarından ve genel kurul görüşmelerinden anlaşıldığı üzere, değişiklik teklifinin bir kamu yararı amacına sahip olmadığı, eğer bir değişiklik yapılmak isteniyor ise, yasanın uygulanmasına yönelik idari tedbirlerin alınmasının zorunlu olduğu, yasanın yürürlüğe girdiği 2004 yılından beri hiç veya kötü bir biçimde uygulandığı dile getirilmiştir. Öte yandan bu husus, yasanın amaç maddesindeki değişiklikten anlaşıldığı üzere kanun koyucunun da kabulündedir.
Dolayısıyla kamu yararını ve devletin hayvanların korunması için sahip olduğu pozitif yükümlülüğü gerçekleştirmek için öncelikle mevcut yasanın uygulanması gerektiği, böylelikle uygulanmayan bir yasanın adıyla çelişki oluşturan bir değişiklik meydana getirerek, insan, hayvan ve çevre sağlığı gözetilmek kaydıyla ibaresiyle, bazı hayvanların öldürülmesi neticesini doğuran bir değişikliğin, kamu yararı amacı taşıdığı söylenemez.
Çünkü, esas sorun iptali istenen yasanın değişiklik öncesinde, insan, hayvan ve çevre sağlığı gözetilmeden uygulanması değil, kanunun uygulanmaması, hayvanları koruma yükümlülüğü bulunan devletin, insan, hayvan ve çevre sağlığı için kamu hizmeti görevini ifa etmemesi ve buna karşın ilgili idari mercilere herhangi bir yaptırım uygulanmamasıdır.
Kanunun amacına bir koşul ibaresi eklenerek, özel olarak hayvanların korunması amacını, belirsiz bir kayıt ifadesiyle etkisiz kılacak yaygınlık ve kanunun ratio legis’iyle açıkça çelişki içerisinde bulunan ihtilaflı kural, Anayasa’nın hukuk devleti ilkesine aykırıdır.
Mütalaanın tamamını okumak için:
Saygılarımızla,
Av. Deniz Helvacı
4 Ekim 2024
Comments